Tarihin Gücü Gazetesi ve Dergisi, Türkiye'nin En İyi Dijital Tarih
gazetesi ve dergisidir. Dijital Tarih gazete ve dergimize Shopier'den
ulaşabilirsiniz.
Linke Tıklayınız: www.shopier.com/tarihingucudergisi
Tarihin Gücü Gazetesi ve Dergisi, Türkiye'nin En İyi Dijital Tarih
gazetesi ve dergisidir. Dijital Tarih gazete ve dergimize Shopier'den
ulaşabilirsiniz.
Linke Tıklayınız: www.shopier.com/tarihingucudergisi
Aşağıdaki linke tıklayarak dergi ve gazetemize ulaşabilirsiniz.
www.shopier.com/tarihingucudergisi
Yakup
Cemil, Teşkilat-ı Mahsusa'nın önemli bir üyesiydi. 1883 yılında İstanbul'da
doğan Yakup Cemil, Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerinde faaliyet gösteren
gizli istihbarat teşkilatı Teşkilat-ı Mahsusa'nın fedai subaylarından biriydi.
Askeri eğitimini tamamladıktan sonra, genç yaşta bu gizli örgüte katılarak kısa
sürede önemli görevler üstlendi.
Balkan
Savaşları ve I. Dünya Savaşı sırasında çeşitli gizli görevlerde yer aldı.
Özellikle Kafkas Cephesi'nde Rus ordusuna karşı gerçekleştirilen operasyonlarda
aktif rol oynadı. Bu operasyonlar sırasında, düşman hatlarına sızma, istihbarat
toplama ve sabotaj faaliyetlerinde bulundu. Yakup Cemil'in bu görevlerdeki
başarıları, onu Teşkilat-ı Mahsusa içinde saygın bir konuma yükseltti.
Yakup
Cemil, cesur ve gözü kara kişiliğiyle tanınırdı. Tehlikeli görevleri tereddüt
etmeden üstlenir, çoğu zaman imkansız görünen hedeflere ulaşmayı başarırdı.
Ancak bu özellikleri zaman zaman sorun yaratırdı. Disipline gelmeyen yapısı ve
ani kararlar alması, üstleriyle sık sık anlaşmazlığa düşmesine neden olurdu.
Osmanlı
İmparatorluğu'nun çöküş döneminde, siyasi çalkantılar ve iç çekişmeler
artmıştı. Bu ortamda Yakup Cemil, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin ileri
gelenleriyle yaşadığı anlaşmazlıklar sonucunda, giderek yalnızlaştı. 1916
yılında, savaşın gidişatından memnun olmayan bir grup subayın desteğini alarak,
Harbiye Nazırı ve Başkomutan Vekili Enver Paşa'ya suikast planladığı iddia
edildi.
Bu
iddialar üzerine tutuklanan Yakup Cemil, kısa bir yargılama sürecinin ardından
idam cezasına çarptırıldı. 11 Eylül 1916'da Beyoğlu'ndaki Merkez
Komutanlığı'nın bahçesinde idam edilen Yakup Cemil'in son sözlerinin
"Yaşasın vatan!" olduğu rivayet edilir.
Yakup
Cemil'in hayatı, Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerindeki karmaşık siyasi
ortamı ve gizli faaliyetleri yansıtan ilginç bir örnek teşkil eder. Onun
hikayesi, vatanseverlik, cesaret ve sadakat gibi kavramların, siyasi
çalkantılar ve kişisel hırslarla nasıl iç içe geçebileceğini gösterir. Bugün
hala tartışılan bir figür olan Yakup Cemil, Türk tarihinin en çalkantılı
dönemlerinden birinin canlı bir tanığı olarak kabul edilir.
İbnül
Arabi, tam adıyla Muhyiddin İbn Arabi, 12. ve 13. yüzyıllarda yaşamış önemli
bir İslam düşünürü, mutasavvıf ve filozoftur. 1165 yılında İspanya'nın Murcia
şehrinde doğmuş ve 1240 yılında Şam'da vefat etmiştir. Endülüs'te doğup büyüyen
İbnül Arabi, gençlik yıllarında çeşitli İslam bilimlerini öğrenmiş ve tasavvufa
yönelmiştir.
İbnül
Arabi, tasavvuf düşüncesinde "vahdet-i vücud" (varlığın birliği)
öğretisiyle tanınır. Bu öğreti, tüm varlığın tek bir kaynaktan geldiğini ve
aslında her şeyin Allah'ın tecellisi olduğunu savunur. Vahdet-i vücud anlayışı,
evrendeki çokluğun aslında tek bir hakikatin farklı görünümleri olduğunu ileri
sürer. Bu düşünce, İslam tasavvufunda derin izler bırakmış ve sonraki nesilleri
etkilemiştir.
Eserleri
arasında "Füsûsü'l-Hikem" ve "el-Fütûhâtü'l-Mekkiyye" en
önemlileri olarak kabul edilir. "Füsûsü'l-Hikem" (Hikmetlerin Özü),
peygamberlerin hayatları üzerinden tasavvufi düşünceleri açıklayan bir eserdir.
"el-Fütûhâtü'l-Mekkiyye" (Mekke Fetihleri) ise İbnül Arabi'nin en
kapsamlı eseri olup, tasavvuf, fıkıh, kelam ve tefsir gibi İslami ilimlerin
geniş bir yelpazesini içerir. Bu eserlerinde İslam tasavvufunun temel
kavramlarını derinlemesine incelemiş ve yorumlamıştır.
İbnül
Arabi'nin düşünceleri, kendisinden sonraki İslam düşüncesini ve tasavvuf
geleneğini derinden etkilemiştir. Onun fikirleri, sadece İslam dünyasında
değil, aynı zamanda Batı felsefesi ve mistisizminde de yankı bulmuştur. Özellikle
varlık anlayışı, insan-ı kâmil (mükemmel insan) kavramı ve marifet (ilahi
bilgi) teorisi, sonraki dönemlerde birçok düşünür ve mutasavvıf tarafından ele
alınmış ve geliştirilmiştir.
İbnül
Arabi'nin öğretileri, bazı çevrelerce tartışmalı bulunsa da, onun İslam düşünce
tarihindeki yeri ve önemi tartışılmazdır. Kendisine "Şeyhü'l-Ekber"
(En Büyük Şeyh) unvanı verilmiş olup, bu unvan onun İslam tasavvufundaki saygın
konumunu göstermektedir. Günümüzde de İbnül Arabi'nin eserleri ve düşünceleri
üzerine yapılan çalışmalar devam etmekte, onun fikirleri modern çağda yeniden
yorumlanmakta ve tartışılmaktadır.
Suriye'deki mevcut durum karmaşık ve zorlu bir insani kriz olarak devam etmektedir. Bu kriz, ülkenin sosyal, ekonomik ve siyasi yapısını derinden etkilemekte ve milyonlarca insanın hayatını tehdit etmektedir:
1. Güvenlik: Çatışmalar ve güvenlik sorunları sürmektedir. Ülkenin farklı bölgelerinde devam eden silahlı çatışmalar, sivil halkın güvenliğini tehdit etmekte ve istikrarsızlığı artırmaktadır. Bu durum, insani yardım çalışmalarını da zorlaştırmaktadır.
2. Sağlık sistemi: Sağlık altyapısı ciddi hasar görmüş, hizmetler aksatılmıştır. Sağlık tesisleri hedef alınmakta, çalışanlar risk altındadır (Omar, 2020). Hastanelerin ve kliniklerin büyük bir kısmı ya tahrip edilmiş ya da işlevini yitirmiştir. Tıbbi malzeme ve ilaç eksikliği, nitelikli sağlık personeli yetersizliği gibi sorunlar, sağlık hizmetlerinin sunumunu ciddi şekilde etkilemektedir.
3. Salgın hastalıklar: Kolera salgını özellikle kuzeybatı bölgelerinde yayılmaktadır. Su ve sanitasyon altyapısının zarar görmesi bunu hızlandırmaktadır (Tarnas et al., 2023). Ayrıca, COVID-19 pandemisi gibi küresel sağlık krizleri, zaten kırılgan olan Suriye sağlık sistemini daha da zorlamaktadır. Aşılama kampanyalarının yetersizliği ve temel hijyen koşullarının sağlanamaması, bulaşıcı hastalıkların yayılma riskini artırmaktadır.
4. Doğal afetler: 2023 başındaki depremler sağlık risklerini artırmıştır. Bu depremler, zaten kriz altındaki bölgelerde yeni zorluklar yaratmış, altyapıyı daha da tahrip etmiş ve insani yardım ihtiyacını katlamıştır. Deprem sonrası barınma, gıda ve sağlık hizmetlerine erişim sorunları daha da derinleşmiştir.
5. Yerinden edilme: Milyonlarca Suriyeli ülke içinde yerinden edilmiş veya komşu ülkelere sığınmıştır. Türkiye 1.2 milyondan fazla, Lübnan 1.2 milyon civarında Suriyeli barındırmaktadır (González et al., 2016; Koca, 2016). Bu durum, hem Suriye'de kalan nüfus için hem de mültecileri kabul eden ülkeler için ciddi sosyo-ekonomik zorluklar yaratmaktadır. Mülteci kamplarındaki yaşam koşulları genellikle yetersiz olup, eğitim, sağlık ve iş imkanlarına erişim kısıtlıdır.
6. Çocukların durumu: Birçok çocuk ebeveynlerini kaybetmiş, eğitim ve sağlık hizmetlerine erişimde sorunlar yaşamaktadır (Elsafti et al., 2016). Çocuk işçiliği, erken yaşta evlilik ve çocuk asker kullanımı gibi sorunlar yaygınlaşmıştır. Travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) ve diğer psikolojik sorunlar, çocukların gelişimini olumsuz etkilemektedir.
7. Ruh sağlığı: Mülteciler ve yerinden edilmiş kişiler arasında ruh sağlığı sorunları yaygındır (Tekeli-Yesil et al., 2018). Uzun süren çatışma ortamı, kayıplar ve belirsizlik, depresyon, anksiyete ve TSSB gibi ruhsal sorunların artmasına neden olmuştur. Ruh sağlığı hizmetlerine erişim ise oldukça sınırlıdır.
8. Ekonomik zorluklar: Ülke ekonomisi çökmüş durumdadır. Yüksek enflasyon, işsizlik ve yoksulluk oranları, temel ihtiyaçlara erişimi zorlaştırmaktadır. Uluslararası yaptırımlar ve ambargolar, ekonomik toparlanmayı daha da güçleştirmektedir.
9. Altyapı sorunları: Su, elektrik ve
kanalizasyon sistemleri büyük ölçüde zarar görmüştür. Temiz suya erişim, birçok
bölgede ciddi bir sorundur ve bu durum halk sağlığını tehdit etmektedir.
10. Eğitim krizi: Okulların büyük bir kısmı ya tahrip olmuş ya da sığınak olarak kullanılmaktadır. Milyonlarca çocuk eğitimden mahrum kalmış, bu da "kayıp bir nesil" riskini ortaya çıkarmıştır.
Sonuç olarak, Suriye'de sağlık, eğitim, güvenlik ve temel yaşam koşulları açısından ciddi sorunlar devam etmektedir. Uluslararası toplumun koordineli çabaları ve kapsamlı bir barış planı olmadan, bu karmaşık insani krizin çözülmesi oldukça zor görünmektedir. Suriye halkının acil ihtiyaçlarının karşılanması ve ülkenin yeniden inşası için uzun vadeli, sürdürülebilir çözümlere ihtiyaç vardır.
Tarihin Gücü Dergisi 1. Sayısıyla okuyucuları ile Shopier'de buluşuyor.
Tarihin Gücü Dergisi, Türkiye'nin en iyi dijital tarih dergisidir.
Shopier'de satışa sunulan dergimizi satın alıp anında indirebilirsiniz.
Linke tıklayıp dergimize ulaşabilirsiniz.
https://www.shopier.com/ShowProductNew/products.php?id=32014584
19.
yüzyılda dünya; siyasi, ilmi, teknik ve ekonomik yönden büyük değişiklere sahne
olmuştu. Çünkü Osmanlı İmparatorluğu eski ihtişamlı günlerini geride bırakmış
yenidünya düzenine ayak uyduramamış ve Viyana kapılarından dönerek 1699
Karlofça Antlaşması ile 238 yıllık geri çekiliş sürecine girmiştir. Bu süreçte
ortaçağ karanlığındaki Avrupa atılım yapmış ve Osmanlı İmparatorluğu’nu her
alanda zor durumda bırakarak en sonunda açık Pazar yani sömürge durumuna
düşürmüştür.
Avrupa’nın
coğrafi keşifleri gerçekleştirmesi ile başta sömürdüğü Afrika ülkelerindeki
altın, elmas ve çeşitli yer altı kaynaklarını ülkelerine kaçırmasıyla Avrupa
kıtası zenginleşmişti. Bu zenginleşme sürecini reform ve rönesans hareketleri
izlemiş Rönesans hareketleri ile sanat, bilim, edebiyat alanında yenilikler
yapılmış ve Hümanizm yani insancıllık akımı ortaya atılarak Avrupa eskiçağdaki
eserleri inceleyerek ve üzerine katarak bilimde ilerleme kaydetmiştir. Bu
sayede kilisenin etkisi kırılmış ve reform hareketleri başlamıştır. Bu
gelişmelerde Avrupa’da skolastik düşüncesinin yıkılmasıyla beraber bir
Aydınlanma Çağı’nın oluşmasına neden olmuştur. Bu aydınlanma çağıyla bilimin
daha da gelişmesi sonucunda buharlı makinelerin gelişmesi ve en nihayetinde
Sanayi Devrimi’nin yapılmasıyla üretim insan kol gücü yerini makineye bırakmış
ve üretimde artış sağlanmıştır. Fakat üretim için gerekli hammaddeler
karşılanması için dünya devletleri kendi toprakları ve hatta kendi kıtaları
dışındaki ülkeleri sömürmek için kendi aralarında sömürgecilik yarışına
girmişlerdir.
İşte
bu sebeple çağın gerisinde kalan o yıllarda sanayi devrimini gerçekleştiremeyen
ipek ve baharat yollarının öneminin kalmadığı ve halen tarımda makineler yerine
insan kuvvetinin kullanılması Osmanlı Devleti’ni çöküşe geçiren başlıca
sebepler olarak karşımıza çıkarmıştır. Bir de 1789 Fransız ihtilaliyle birlikte
milliyetçilik akımıyla her millete ulus devlet fikriyatı yayılınca Osmanlı
İmparatorluğu parçalanarak toprak kaybetmeye ve ayrıca açık pazar haline
gelmişti. Devletin yıkılmaması için birçok ıslahatlar yapılmış, fermanlar
yayınlanmış, fikir akımları ortaya atılmış ancak hiçbirisi Osmanlı
İmparatorluğu’nun çöküşünü durduramamıştır. Bu süreç dünya devletlerini ve
imparatorlukları Birinci Dünya Savaşına götürmüş ve 1914 yılında başlayan
Birinci Dünya Savaşı 1918 yılında Osmanlı ve ittifak kurduğu devletlerin
yenilmesi ile sonlanmıştır. Osmanlı imparatorluğu Çanakkale Cephesi hariç tüm
cephelerde yenilmiş ve 30 Ekim 1918 günü Mondros Mütarekesini imzalayarak
savaştan yenik ayılmıştır. Bundan sonraki süreçte Osmanlı İmparatorluğu’nun
toprak kayıpları artmış ve sıkıştığı Anadolu coğrafyası ile işgale uğramaya
başlamıştı.
Afet
inan eserinden işgallerle ilgili şu bilgileri vermiştir:
“İşgaller,
denizden ve karadan 1 Kasım 1918 tarihinden itibaren başlamıştır. Hatta Musul
ve İskenderun gibi mütareke olduğu tarihte Osmanlı ordusunun elinde bulunan
yerler bile alınmak istendiğinde buna karşı gelen kumandanlara İtilaf
kuvvetleri 7. Maddeye göre hareket ettiklerini bildirmişlerdir. Irak sınırında General
Ali İhsan, Suriye sınırında ise Yıldırım Orduları Grubu Kumandanı Mustafa Kemal
bulunuyordu. 13 Kasım 1918’de itilaf devletlerinin savaş gemilerinden kurulan
büyük bir filo Çanakkale boğazını geçerek İstanbul’a girmiştir. İstanbul resmen
işgal olmasa da fiilen işgal edilmiş oluyordu. Osmanlı hükümetine ait birçok
resmi ve özel binalara el konulmuştu. Diğer taraftan Anadolu içlerindeki
merkezler olduğu gibi Karadeniz ve Akdeniz kıyılarındaki yerler de işgal
ediliyordu.” (Afet İnan, Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Devrimi, Türk
Tarih Kurumu, Ankara 2020, s.22)
Tüm
bu zorluklar ve işgaller karşında Türk milleti susmamış ve bulunduğu bölgeleri
korumak için halkça teşkilatlanıp Kuva-yı Milliye’yi kurarak bağımsızlık
mücadelesine başlamışlardır. Sonrasında düzenli orduya geçilerek işgalciler
yurttan atılmış ve Lozan Antlaşması imzalanarak yeni devletimiz olan Türkiye
Cumhuriyeti Devleti tüm dünyaya tanıttırılmıştır.
Mustafa
Kemal’in Suriye – Filistin cephesine gönderilmesiyle beraber orada yaşanan
olaylarla ilgili hep bir takım görüşler ortaya atılmıştır. Mustafa Kemal bu
cephede başarılı mı oldu? Yoksa tek kurşun atmadan bu cephedeki mücadeleleri
kayıp mı etti? Bu yazımda bu soruların cevaplarını vermeye çalışacağım. Bu
cevabı vermek için bana ayrılan köşe yeter mi bilmiyorum. Çünkü Osmanlı
İmparatorluğu’nun Birinci Dünya Savaşı’nda en uzun süre devam eden ve en çok
kayıp verdiği tek meydan muharebesinin yapıldığı cephe, Filistin olmuştur. Bu
yüzden bu konu aslında başlı başına bir araştırma makalesi olmalıdır. Fakat bu
konuya köşemde özetleyebildiğim kadar kısa tutmaya çalışacağım.
Ankara
Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Ankara Yolu Dergisi’nin 2013 yılında
51. sayısında Cemal Kemal, “Nablus Meydan Muharebesi’nde Mustafa Kemal” adlı
makalesinde bu konuyu çok iyi bir şekilde araştırmıştır. Bende onun özet
kısmını aynen alıntı yaparak köşe yazıma başlıyorum.
“Filistin
Cephesi’nde yaşanan Nablus Meydan Muhaberesine gelmeden önceki süreçteki
yaşanan çarpışmalar şunlardır: Birinci ve İkinci Kanal Harekâtları, Birinci,
İkinci, Üçüncü Gazze Muharebeleri, Kudüs Muhaberesi, Birinci ve İkinci Şeria
Muharebeleri olmuştur. Mustafa Kemal ise 5 Temmuz 1917’de Filistin’de yeni
oluşturulan Yıldırım Ordular Grubunun 7. Ordu Komutanlığına atanmış fakat bu
grubun komutanı olan eski Almanya Genelkurmay Başkanı Mareşal Falkenhayn ile
anlaşamamıştır. Bunun üzerine 2 Ekim 1917’de istifa ederek, İstanbul’a
gitmiştir. Mustafa Kemal, Filistin Cephesi’nde durumun kritikleşmesi üzerine,
bizzat Padişah VI. Mehmet Vahdettin tarafından 5 Ağustos 1918’de tekrar 7. Ordu
Komutanlığına atanmıştır. İngiltere, Osmanlı İmparatorluğu’nu Birinci Dünya
Savaşı’nın dışında bırakmak amacıyla, Filistin Cephesi’nde kesin sonuç almayı
planlamıştır. Filistin Cephesi’nde Osmanlı’nın batıdan – doğuya doğru 8. 7. ve
4. Orduları tertiplenmişti. Avrupa Cephesi’nden Filistin Cephesi’ne atanan
General Allenby komutasındaki İngiliz Ordusu, 19 Eylül 1918’de taarruza
başlamış aynı gün 8. Ordu bölgesinden Yıldırım Ordular Grubunun cephesini
yarmayı başarmıştır. Tarihe Nablus Meydan Muharebesi adıyla geçen bu savaş
sonunda Cevat Paşanın 8. Ordusuyla, Mersinli Cemal Paşa’nın 4. Ordusu imha
olurken, Mustafa Kemal Paşanın 7. Ordusu büyük zayiat vermesine rağmen düzenli
bir şekilde geri çekilmeyi başarmıştır. Fakat Filistin kaybedilmiştir. İngiliz
Ordusu ile isyan eden Araplar işbirliği yaparak Filistin’den sonra kuzey
istikametinde takip harekâtını sürdürmüşler ve bunun sonucunda Ürdün ve
Suriye’yi de işgal etmişlerdir.” (Cemal Kemal, “Nablus
Meydan Muhabrebesi’nde Mustafa Kemal, Atatürk Yolu Dergisi, 2013, s.617)
Yıldırım
Ordularının geri çekilişi Halep’e kadar sürmüş ancak süvari ve zırhlı
vasıtalara sahip olan İngilizlere karşı direnişin burada da yapılamayacağı
öngörülünce Halep’in dağlık bölgelerine konuşlanılmıştı. Böylece İngilizlerle
Halep’te muharebeler olurken ayrıca İngilizlerle birlikte hareket eden Araplar
ile Şerif Faysal’ın kuvvetleri de Halep’e saldırmışlardır. Bununla birlikte
Halep’te bir kısım Araplarda silahlanarak bu isyancılara katılmış ve sokak
çatışmaları başlatmışlardı. Ancak bu sokak çatışmalarını Mustafa Kemal kazanmış
ve 7. Ordu kıtalarını Halep’in 5 km. kuzeyine çekmiş ve ordu karargâhını da
Katma’ya nakletmişti. Katma, Afrin’in Racu Beldesidir. Mustafa Kemal, Katma
yakınlarındaki bu beldeyi üs bölgesi olarak belirleyerek 7. Ordu Karargâhını ve
bazı birliklerini burada konuşlandırmıştır. (Süleyman Hatipoğlu,
“Birinci Dünya Savaşı Sonunda Mustafa Kemal Paşa’nın Afrin’deki (Katma ve Racu
Faaliyetleri, s.651-652)
Kaybedilen
Cephede kazanılan zaferi Celal Bayar’ın, “Bende Yazdım” adlı kitabında Mustafa
Kemal’in şu sözlerine yer verilmiştir:
“Nablus
Karargâhında ikinci defa 7. Ordu kumandanıyım. İlk işim çok üzücü ve yorucu
seyahatlerle cepheyi dolaşmak ve vaziyeti tetkik etmek oldu. Bu teftiş
neticesindeki kanaatim şu idi ki: Her şey bitmiştir. Yakın felakete mâni olmak
ve esaslı tedbir almak müşküldü. İstanbul’dan çıkalı daha on beş gün olmamıştı.
Yatağımda yatıyordum. Bir gün kurmay başkanım her vakit olduğu gibi bana o
günün raporlarını okudu. Basit raporlar, her zamanki gibi… Yalnız, bu raporlar
içinde bir nokta nazarı dikkatimi celbetti. Bir İngiliz esirinin ifadesi… Ve
onun delâletiyle keşfettim ki bir veya bir iki gün sonra İngilizler, bütün
cephe üzerinde ciddi taarruzlarını yapacaklardır. Biraz sonra kurmay heyetimi
toplu olarak göreceğim dedim. Yataktan kalktım, giyindim, iş odasına giderek
bir muharebe emri yazdırdım. Bu emirde; düşman 19 Eylül günü akşamı umumi
taarruz yapacaktır diyor, buna karşı ordumca alınacak tedbirleri zikrediyorum.
Bu emri, malûmat vermek için Grup Kumandanı bulunan Liman Von Sanders Paşa’ya
gönderdim. Çok hürmet ettiğim bu zat benim raporlardan çıkardığım neticeyi uzak
görmüş ve gülmüş. Bununla beraber ihtiyattan bir zarar gelmez diyerek bana da
fazla bir şey söylemeye lüzum görmemiş… Ben, verdiğim emrin yanlış
anlaşılacağını tahmin etmiştim. Bu sebeple düşmanın işaret ettiğim zamandaki taarruzunu
çok dikkatle takip ediyordum. 19 – 20 Eylül gecesi kolordu kumandanlarını
telefon başına çağırdım ve sordum: ‘Verdiğim emri ve ona göre icap eden
tedbirleri aldınız mı?’ ‘Emirleriniz yapılmıştır.’ Cevabını verdiler. Ben daha
telefon konuşmasını bitirmeden düşman topçusu hatlarımız üzerine ateş etmeye
başladı. Gece muhabere ile geçti. Benim ordunun sağ kanadındaki ordu yarıldı,
esir oldu. Ve boş kalan bu cepheden geçen düşman süvarileri, Liman Von
Sanders’in karargâhını bastı. Hakikat anlaşılmıştı, fakat neye yarar? Ben, uzun
tafsilat ile izah olunabilir müşkülat içinde nehirden geçerek, çöllerden aşarak
ordumu Şam’a kadar getirebildim. Benim karargâhım Rayak’da, Liman Von Sanders
Paşa’nınki Bâlebek’de idi. Gördüğüme göre Rayak civarında dağınık, intizamını
kaybetmiş, maneviyatı bozulmuş birtakım insanlardan başka kuvvet denecek bir
şey yoktu. Bunları, güvendiğim subaylar ve kumandanlar vasıtasıyla derhal
toplayıp düzene sokturdum. Bu işleri yaptığım esnada bir taraftan da Rayak
İstasyonunun kâmilen ateşe verilmesini emretmiştim. Bende şu kanaat belirdi:
Bütün cephelerde ve bütün kuvvetlerde üzerinde emir ve kumanda kalmamıştır.
Âdeta delice bir emir verdim. Bu emrin esaslı noktaları şunlardır: ‘Şam’da
bulunan bütün kuvvetler, benim orada bıraktığım İsmet Bey’in emri altında ve
Rayak havalisindeki kuvvetler Ali Fuat Paşa’nın kumandası altında kuzeye hareket
edeceklerdir.’ Emrin ve suretini bütün kuvvetlerin kumandanı bulunan Liman Von
Sanders Paşa’ya bilgi edinmek için gönderdim. Liman Von Sanders çok âlicenap
bir tarzda: ‘Karar budur’ dedi. ‘Fakat ben nihayet bir ecnebiyim, bu kararı
veremem. Ancak memleketin sahipleri verebilirler.’ O halde, dedim: Kararım
tatbik olunacaktır. Kararım şu idi ki: ‘Ortada kalan 7. Ordu unvanı ve birçok
enkaz… Bunları Halep’te, Suriye’nin kuzey ucunda toplamak, ondan sonra yeni
karar almak.’ Ve bunu bizzat ben yapacaktım. Bahsettiğim kuvvetleri Halep’te
topladım. Halep kumandanına verdiğim talimatta esas olan şu nokta vardı: ‘Bu
akşam Halep ilerisindeki kuvvetleri geriye çekeceğim. Yarın Halep’in Batı
Kuzeyinde İngilizler ve Araplarla muharebe edeceğim. Buna göre hareketinizi
tanzim ediniz.’ Olaylar dilediğim gibi cereyan etti. Ertesi gün, sabahleyin
benim kuvvetlerimin geri çekildiğini zanneden Arap ve İngilizler sevinçle
taarruza başladılar ve tarafımızdan alınmış olan tertibat ile mağlup olup
bozguna uğradılar. İşte orada bu zafer neticesi, bir hat tespit ve tahdit
ettim. Ve kuvvetlerime emir verdim ki: Düşman bu hattın ilerisine
geçmeyecektir. Ve nitekim geçememiştir. (Celal Bayar, Ben de
Yazdım Milli Mücadeleye Gidiş, Cilt:1, Sabah Kitapçılık, İstanbul 1997, s.3 –
4)
Böylece
26 Ekim 1918 günü gerçekten Türk askerinin geri çekildiğini sanan Araplar ve
İngilizler saldırıya geçtiler. Fakat Mustafa Kemal Paşa’nın aldığı düzen
karşısında mağlup olmuşlardı. Bunun neticesinde Mustafa Kemal Paşa, Halep’in
kuzeyinde İngiliz Süvari Ordusunu ve asi Arapları 26 Ekim 1918 günü yaptığı
Birinci Dünya Savaşı’nın son muhaberesi olan Katma Muhaberesinde perişan ederek
düşman ordusunu bugünkü güney sınırımızda durdurmuş ve Toros Geçitlerini
düşmana tamamen kapatmıştı. Ayrıca Mustafa Kemal’in kurmuş olduğu bu son
savunma hattına defalarca taarruz yapılmışsa da bunların hepsi geri
püskürtülmüş ve iki gün sonrada bu savunma hattının içerisine Antakya’da dâhil
edilerek korumaya alınmıştı. (Hatipoğlu, “a.g.m.”, 652-654)
Fakat
düşman Anadolu’nun giriş kapısında durdurulmasına ve sağlam bir savunma hattı
oluşturulmasına rağmen Osmanlı İmparatorluğu, Güney’deki bu tehdit sonucunda 30
Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi’ni imzalayarak teslim bayrağını çekmiştir.
Fakat
milli mücadeleyi oluşturan çekirdek kadronun çoğu bu cephede savaşarak tecrübe
kazanmış ve Mustafa Kemal liderliğinde milli mücadeleyi başarıya ulaştırarak
bağımsız Türk devletini kurmayı başarmışlardır.
Ortadoğu
gazetesinde ilk köşe yazım 17 Kasım 2019 yılında, “Türkiye Bumerang Cehennemi”
başlıklı yazı olarak çıkmıştı. Buradaki yazımda Ortadoğu’da Habil ile Kabil’in
olayından başlamış ve Ortadoğu’da akan ilk kardeş kanından bahsetmiştim.
İlk
köşe yazımdan yıllar geçmesine rağmen Ortadoğu’da halen kardeş kanı durmak
bilmemiş. Sahi kardeş kanı bu topraklara Habil ile Kabil’in kavgasından sonra
akmamış mıydı? O yüzden asırlar süren bir kavga varken neden 5 yılda olanlara
şaşıyorum ki öyle değil mi?
Tarihler
15 Temmuz 2016’yı gösteriyordu. Türkiye Cumhuriyeti ağır bir tehdit altındaydı.
Kamu kurum ve kuruluşlarının içerisine binlerce Pensilvanya kaynaklı hainler
yerleştirilmiş ve bu hainler 15 Temmuz akşamı Türk Devleti’nin kendini koruma
reflekslerini imha etmek için harekete geçerek bir grup eli silahlı FETÖ’cüyle
darbe kalkışması yapmaya çalışmıştı. Fakat bu kalkışma başta Cumhurbaşkanı
Erdoğan olmak üzere devletimizin yerli ve milli personelleri olan Türk Silahlı
Kuvvetleri ve Emniyet Güçleri ile MİT ve bu gecenin silahsız kahramanları olan
Türk Milleti tarafından sabaha karşı bastırıldı. Böylece Türk Milleti kendi
üzerine yazılan senaryoları yırtıp attı.
Bu
olaylardan sonra Türk milleti 27 gün meydanlarda demokrasi nöbetleri tuttu. Bu
süre zarfında da binlerce FETÖ’cü personel kurumlardan ihraç edildi. Hatta bu
ihraçlarda Türk Silahlı Kuvvetleri’nin komuta kademesinden de çok sayıda ihraç olmasına
rağmen Türk devleti kendisini 40 gün gibi kısa bir sürede toparlamış ve 15
Temmuz’dan sonra sürekli terör saldırına uğrayan Türk devleti, Küresel güçlere
kafa tutarak sabaha karşı 04.00’da 24 Ağustos 2016’da Cerablus’tan tanklarla
girerek sınır ötesi operasyonlarını başlattı. DEAŞ Terör Örgütü başta olmak
üzere bütün terörist unsurları temizlemek amacıyla “Fırat Kalkanı” adı verilen
bu sınır ötesi operasyon ile dünyaya şu mesajı verdik: “Sizler bizim içimizden
devşirmeler çıkabilirsiniz. Hatta bu devşirmeleri ihraç edince komuta
kadememizde de eksikler olabilir. Ama biz buna rağmen 40 gün gibi kısa bir
sürede toparlanır. Girilemez denilen yere gireriz” dedik ve bu operasyonları 20
Ocak 2018’de “Zeytin Dalı Harekâtı”18 Mart 2018’de Afrin Operasyonu yine 9 Ekim
2019’da Barış Pınarı Harekâtı sonrasında Pençe 1-2-3 Harekâtları, Pençe Kaplan
Operasyonu, Bahar Kalanı Harekâtı, Pençe Kartal Harekâtları ve Pençe Kartal – 2
Gara isimleriyle sınır ötesi operasyonları takip etmiştir. Ayrıca Pençe Kilit
Harekâtı da unutulmamalıdır.
Bu
süreçte yurt içinde Eren Operasyonları gerçekleştirilmiş ve terör örgütüne hem
yurt içinde hem de yurt dışında büyük darbeler vurulmuştur. Bunun sonucunda
Türk milleti rahat bir nefes almış ancak o rahat nefesi almak için kendi
canlarını feda eden şehitlerimize de ağlamıştır.
Sonuç
olarak yurt içinde eskisi gibi karakol basan, istediği zaman eylem yapan güçlü
bir PKK Terör Örgütü yok edilmiş dağlardaki binlerce teröristin sayısı artık
elle sayılacak düzeye indirilmiştir. Bu nedenle sınırlarımızın dışına çekilen
terörist unsurlar ise başta ABD destekli olmak üzere el altından Türkiye’ye
müttefik gibi görünüp ancak arkasından vurmaya çalışanlarla birlikte ağır
silahlar ve zırhlı araçlarla teröristler donatılarak Türkiye’nin sınırlarının
hemen yanı başında bir terör ordusu kurdurulmak istenmiştir. Fakat Türkiye
bunlara da müsaade etmemiştir. Ancak müttefik görünümlü ülkeler bu emellerinden
vazgeçmemişler ve halen terör örgütlerini isim değiştirerek desteklemeye, beslemeye
ve eğit, donat faaliyetlerine devam etmektedirler.
Bu
nedenle devletimize müttefik gibi görünen ülkelerin başkanlık seçimlerinin bize
ve Ortadoğu’ya herhangi bir yararı olmayacaktır. Çünkü birisinin iktidardan
gidip diğerinin gelmesi Ortadoğu’ya huzuru getirmeyecektir. Çünkü şahıslar
değişse de hepsinin Ortadoğu politikası aynı; böl, parçala, yönet ve sömür…
Arap
Baharıyla bölünüp, parçalanan Ortadoğu ülkeleri, 15 Temmuz’da Türkiye’de iç
karışıklık çıkarma denemeleri ve son bir yıldır İsrail’in, Filistin
katliamları…
Ne
dersiniz? Sona yaklaşarak bir Üçüncü Dünya Savaşı’na doğru gidiyor muyuz?
Terör
Örgütü PKK’nın kuruluşunun ilk yıllarında yuvalandığı Irak’ta 1400 yıllık Türk
varlığı ve 1000 yıllık Türk hâkimiyet tarihi vardır. Bundan 100 küsur yıl önce
Irak, Osmanlı İmparatorluğunun; Bağdat, Basra ve Musul vilayetlerinden meydana
geliyordu. Sözde Kuzey Irak diye bilinen 36. Paralelin kuzeyi ise, Osmanlı’nın
Musul vilayetinin sadece önemsiz bir parçasını oluştururdu. (Hasan
Celal Güzel, Kuzey Irak, Timaş Yayınları, İstanbul 2007, s.7)
Silahlı
faaliyetlerini buradan organize eden terör örgütü Irak’ı bir üs merkezi olarak
kullanmış ve Türkiye’nin askeri hedeflerine saldırıları buradan düzenlenmiştir.
Türkiye
1968’den itibaren başta öğrenci olayları ve çeşitli örgütlenmemelerle kendisini
düşük yoğunluklu bir savaşın içerisinde bulmuştur. Özellikle 1973 ve 1978
yılları düşük yoğunluklu savaşın ülke içerisinde artış gösterdiği yıllar olarak
tarihe geçmiştir. Bu süreçte Türk Solunun içerisinde fikri yapılanmasını
oluşturan örgüt mensupları 1980 yılına giden süreçte yapılanmasını tamamlamış
ve 15 Ağustos 1984 yılında Eruh ve Şemdinli’de ilk silahlı saldırısına PKK
Terör Örgütü olarak başlamıştır.
PKK
Terör Örgütünün ideolojik yapılanması ise Marksist, Leninist ve etnik ayrımcı
bir ideoloji olarak karşımıza çıkmıştır. Eylemlerini asker, polis, sivil, kadın
ve çocuk ayrımı yapmadan gerçekleştirmiş ve on binlerce insanımızı
katletmiştir. Bunun yanında silah ve uyuşturucu kaçakçılığı, çocuk kaçırma gibi
suçlara karışmış bu örgütün en büyük zarar verdiği Güneydoğu bölgemiz ve o
bölgede yaşayan Kürt vatandaşlarımız olmuştur. Çünkü çocukları zorla dağlara
kaçırılarak militan olarak yetiştirilip devlete kurşun sıkar hale
getirilmiştir. Bu örgütü kuranlar veya bu örgütü siyasi olarak destekleyenlerin
çocukları yurt dışında zenginlik içerisinde büyürken kaçırılan bu çocuklar yine
kendisi gibi bu topraklarda yaşayan ve askerlik vazifesini yapmak için gelen
Mehmetçiğe karşı kurşun sıktırmışlardır. Az duymadık aynı aileden bir evladı
askerde diğer evladı PKK Terör Örgütünün elinde olan ailelerin dramını.
Bu
yüzden özellikle Kürt vatandaşlarımız uyanık olmalılardır. Türkiye’nin hepimize
yettiğini Türk bayrağın gölgesinin serinliğinin hepimize ferahlık vereceğini,
kardeşi kardeşe kırdırmak istediklerini ve bu yüzden ülkemizdeki herkesin
içerisine nifak tohumları serpmek istediklerinin bilincinde olmalılardır.
Vatan
hainlerinin, siyasi uzantılarının ya da Kandil’deki hainlerin veya yurt dışında
yaşayıp sosyal medyadan ortalığı karıştırma vazifesi üstelenenler, Kürt
kardeşlerimize bu vatanda birlik ve beraberlik içerisinde yaşadıkları için
zehrini akıtmak isteyenlere hep birlikte karşı duralım. Bizi parçalara bölmek
isteyenlere karşı tek yürek olalım.
2000
yılı aşkın Türk devleti geleneği her zaman düşmanlıklarla ve fitneyle karşı
karşıya kalmış ve bu konularda 2000 yılı aşkın tecrübesi ile her daim yerinde
müdahale refleksi ile devletini ve milletini korumayı başarmış veya yoluna yeni
bir Türk devleti ile devam etmiştir. Atalarımızdan bize miras kalan bu tecrübe
ile elbet bir gün ülkemiz içindeki terör kalıntıları başta olmak üzere Irak ve
Suriye’deki ve yurt dışında saklanan tüm teröristleri ve hatta onları
destekleyenleri elbet Türkiye Cumhuriyeti Devleti gerekli cezaya
çarptıracaktır.